|
KEKOVA & SİMENA
Yöreye adını veren Kekova, hem Simena Kalesi’nin tam
karşısında kıyıya en yakın yeri 500 m. olan 7 km.
uzunluğundaki adanın, hem de Simena ,Teimiussa
(Üçağız),Aperlai (Sıcak) İskelesi, Akvaryum Koyu,
Gökkaya Koyunu da içine alan bölgenin genel
adıdır.KEKOVA orijinal Luwi/Etrüsk dilinde “Khawakuwa”
sözcüğünden gelmektedir ve “davar-boğa yurdu” anlamına
geldiği bilinmektedir.Yer yer kızılçam ağaçları da
bulunan ada maki bitki örtüsüyle kaplıdır. İçinde içme
suyu kaynağı da bulunan kekova adası tarihte olduğu gibi
bu günde sahipleri tarafından adaya bırakılan küçük ve
büyükbaş hayvanların kendi başlarına ve güven içinde
beslenip üremelerine yardımcı olmaktadır. Adanın Simena
Kalesi’ne bakan kuzey kıyıları denizin 4-5 m.
Derinliklerine kadar uzanan, yarısı suyun içinde, yarısı
dışında taş merdivenler, ev kalıntıları , iskele
kalıntıları gibi antik çağlardaki depremlerde kısmen
suya gömülen uygarlığın izleriyle doludur. Bunlardan en
kayda değer olanı kuşkusuz Simena iskelesinin hemen
önündeki sarkofag (anıtsal mezar) olmalıdır. Bu
özelliğinden dolayı Kekova “BATIKKENT” YA DA “SUNKEN
CITY” olarak ta adlandırılmaktadır. Adada Tersane Koyu
olarak bilinen yerde, MS. V. Yy da yapıldığı sanılan ,
kare planlı fresklerle bezenmiş bir Bizans Kilisesinin
ayakta kalan apsisi bulunmaktadır. Simena antik kenti
Kekova adası’nın karşısında bulunan yarımada üzerinde
konumlanmıştır.Kalıntılar arasına bugün küçük bir
balıkça köyü olan Kaleköy’ün evleri serpiştirilmiş
durumdadır.Kekova körfezi bugün hem Kaş’tan ve Demre-
Çayağzı Limanından yatlarla gelen, hem de Üçağız
Limanına kadar otobüslerle gelip buradan yatlara binen
turistlerin hayranlıkla ziyaret ettikleri bir tarih-
doğa harikasıdır.Ve kuşkusuz Simena Kalesi tepedeki
hakim yeriyle bu güzelliğin en iyi resimlenebileceği
yerdir. Kekova Bölgesi’ne karadan ilk giriş yeri olan
Teimiussa (Üçağız) üç tarafı kapalı olan bölgenin en
korunaklı doğal limanıdır. Antik kentin kalıntıları
arasında bulunan bir likya mezarının ön yüzündeki
yazıttan burasının da bir Luwi/ Etrüsk yerleşim yeri
olduğu anlaşılmaktadır.
MYRA
Lykia dilinde “Myrrh” olarak geçen Myra Antalya’ya 140
km. uzaklıktaki Demre(Bugünkü resmi adıyla Kale)
Ovası’nı kuzeybatıdan çeviren dağların denize bakan
yamaçlarında kurulmuştur. Adı “Yüce Ana Tanrıçanın Yeri”
anlamına gelen Myra, önce bugünkü kaya mezarlarının
üzerindeki tepede kurulmuş,daha sonraları aşağılara
inerek genişlemiş ve Lykia’nın çok önemli altı büyük
kentinden birisi olmuştur. Kentin MÖ IV.yyda basılan ilk
sikkesi üzerinde ana tanrıça kabartması vardır. Lykia
kültürünün karakteristik özelliklerinden olan kaya
mezarlarının en güzel örnekleri Myra’dadır ve bunlardan
bazıları kentin MÖ V. Yydan daha önce var olduğunu
kanıtlmaktadır. Şehrin içinden geçen Demre (Myros)Çayı
biryandan deniz t icaretinin gelişmesine katkıda
bulunurken, diğer yandan da korsanların şehri
yağmalamasını kolaylaştırmıştır.Bunu önlemek için
Myra’lılar limanları Andriake’de nehrin ağzına bir
zincir gererek korsanların saldırılarını engellemeye
çalışmışlardır. Asker toplamak için Myra’ya gelen
Brutus’un komutanlarından Lentulus ancak bu zincirleri
kırarak Myra’ya girebilmiştir .Lykia birliğinin
metropolisi olan Myra MS II. Yyda büyük bir gelişme
göstermiş, Lykialı zenginlerin katkılarıyla, tiyatro da
dahil birçok yeni yapı yapılmıştır.Noel Baba’nın
başpiskoposluk yaptığı dönemlerde Lykia Birliği’nin
başşehri olan Myra, diğer Akdeniz Antik Kentlerinde
olduğu gibi arap akınları, depremler, ve Myros çayının
sık sık taşarak verdiği zararlar nedeniyle giderek
güçsüzleşip küçülerek bir köy kimliğine
bürünmüştür.Türkler bölgeye geldikleri zaman burada
böyle bir köy bulmuşlardır. Myra’nın görkemli tiyatrosu
oldukça sağlam olarak günümüze kadar
gelebilmiştir.Arkasındaki dağa yaslanan tiyatronun
caveası büyük ölçüde kayalara oyularak yapılmıştır.
Tiyatronun daha sonradan bazı düzenlemeler yapılarak
arena olarak da kullanıldığı anlaşılmaktadır. Dünyaca
ünlü kaya mezarları ile tiyatronun aynı mekanda olması
ve aynı fotoğraf karesine sığabilmeleri ,Aziz ST
Nicholaus (Noel Baba) kilisesinin çok yakın olması, aynı
gün bölgedeki bir başka cazibe merkezi olan Kekova’nın
da görülebilmesi olanağı günümüzde Myra’nın
popüleritesini arttırmakta ve hergün binlerce kişinin
burayı ziyaret etmesini sağlamaktadır
ST.NİCHOLAUS (NOEL BABA)
KİLİSESİ

Bütün
dünyada Noel Baba olarak bilinen Aziz Nicholaus, Amdeniz
kıyılarında önemli bir Lykia kenti olan Patara’da
doğmuştur.MS.IV. yüzyılın başlarında zengin bir buğday
tüccarının oğlu olarak doğan Nicholaus genç yaşta
babasını kaybettiği zaman , büyük bir servetin tek
mirasçısı olmuş ve bu serveti yoksullar için harcamaya
karar vermiştir. Ancak yardımcı olduğu hiçkimse bu
yardımın nereden geldiğini anlayamamaktadır. Noel baba
ihtiyacı olanlara kendisini göstermeden, açık
pencerelerden ya da bacalardan altın elmalar atarak
yardımcı olmaktadır. Ve bu efsanenin sonucu hepimizin
bildiği gibi bugün de yılbaşlarında kapıları çalması
beklenmekte, hatta taklitleri kiralanmaktadır. Rivayete
göre Aziz Nicholaus Patara’dan komşu vilayet Myra’ya göç
etmeye karar verir. Bu sırada Myra başpiskopos’u ölmüş
ve ileri gelenler sabah kiliseden ilk giren kişiyi
başpiskopos seçmeye karar vermişlerdir ve o gün Aziz
Nicholaus kiliseye ilk gelen kişi olarak başpiskopos
seçilir. ST. Nicholaus’un 6 Aralık 343 de 65 yaşlarında
öldüğü sanılmaktadır. Myra’lılar anısına bir kilise
yaparak içindeki lahitte onu sonsuz uykusuna
bırakmışlardır. Daha sanraları XI. Yy da İtalya’nın Bary
kentinden gelen tüccarların ya da korsanlar Aziz
Nicholaus’un kemiklerinin bir kısmını bu kiliseden alıp,
Bary’de yaptırdıkları bir bazilika’ya gömmüşlerdir.
Kemiklerin geride kalanları da bugün Antalya Müzesi’nde
saklanmaktadır. Yapılan ilk kilise 529 yılında depremde
yıkılınca, yerine daha büyük ve bazilika tipinde bir
kilise yapılmıştır.Ancak kilise depremler ve arap
yağmalamaları sırasında birkaç kez yıkılıp yeniden
restore edilmiştir. Yakın tarihte, Kırım savaşı
sıralarında ruslar kilise ile ilgilenmişler ve burada
bir rus kolonisi kurmak için Anna Golicia adındaki bir
rus kontesi adına toprak almışlardır Proje
gerçekleşmeden bu toprak Osmanlılar tarafından geri
alınmış, ancak kilisenin tamir edilmesine izin
verilmiştir.Böylece 1862 yılında August Salzmann adında
bir fransız kilisenin tamiri ile görevlendirilmiştir. Bu
restorasyonlar kilisenin aslını bozacak kadar kötü
yapılmıştır ve bugün görülen çan kulesi bu dönemde ilave
edilmiştir. Yine de iç duvarlardaki orijinal freskler ve
motifler,lahitler yaşananların tanığı olarak
ziyaretçileri büyülemektedir.
OLYMPOS
Antalya- Kumluca karayolunun solunda Mitolojik Olympos
dağı eteklerinde konumlanmıştır. Vrlığı MÖ.II. yy da
bastırdığı Likya Birlik sikkelerinden anlaşılmaktadır.
MÖ: I. Yy da Likya Birliği’nin üç oya sahip 6 önemli
şehrinden birisi olarak tarih sahnesinde görünmektedir.
Tarihinin hemen hemen her döneminde sürekli korsanlar
tarafından taciz edilen Olympos, tarihi neredeyse bir
sürekli yağmalanma ve yeniden yapılınma tarihi olarak
karşımıza çıkıyor. MÖ.78 yılında Roma Komutanı
Servillius İsaurieus’un şehri korsanlardan temizleyerek
Roma topraklarına katması ve Çıralı’daki Demirci Tanrı
Hephaistos kültü şehrin bir süre daha ön planda
kalmasına neden olmuştur. Ancak daha sonraları tekrar
korsanların egemenliğine giren Olympos giderek önemini
kaybetmiş ve 15. yy da tekedilmiştir. Şehrin kalıntıları
içinden geçen derenin iki kıyısına serpiştirilmiş
durumdadır. Mezarların üst kısmında bulunan tepede
Olympos’un Acropol’ü kuruludur. Burada ortaçağda yapılan
kalenin sur kalıntıları görünmektedir. Olympos’un
içinden geçen nehrin kenarları poligonal teknikte
duvarlarla çevrilerek bir kanala çevrilmiş ve bu günde
izleri görülen köprü ile Venedik’tekine benzer bir
görüntü elde edilmiştir. Şehrin kalıntıları arasında
,roma hamamının kalıntıları, tiyatronun kalıntıları ve
tiyatro ile şehir arasında kalan biizans çağı bazilikası
ve surları sayılabilir. Olympos son yıllarda bölgenin
dokusuna göre biçimlenen ağaç evleriyle genç turist
kuşağının gözde mekanlarından biri haline gelmiştir.
BELLEROPHONTES & CHIMERA
Atlara düşkünlüğü ile tanınan Corinth kralı Glaukos’un
oğlu Hipponoes, av esnasında kardeşi Belleros’u kazayla
öldürür. Bu nedenle kendisine “ Belleros’u yiyen,
Belleros’u yokeden” anlamına gelen, “BELLEROPHONTES” adı
verilir. Çevresinden dışlanan Bellerophontes,ülkesinden
kaçarak Tiryns kralı Proetus’a sığınır. Ancak kralın
güzel karısı Stheneboea—bazı kaynaklarda Anteia-
Bellerophontes’e aşık olur. İltica ettiği kralın karısı
ile yasak ilişkiye girmeyi onuruna yakıştıramayan
Bellerophontes güzel kraliçenin kendisine yaklaşmasına
izin vermez. Durumu içine sindiremeyen kraliçe
Bellerophontes’i kocasına şikayet eder. “Öl ey proetus,
ya da gebert Bellerophontes’i. O ki gönlüm olmadan beni
aşkı ile sarmak istedi. Herşeye rağmen kendisine sığınan
bir kişiyi öldürme sorumluluğunu taşımak istemeyen
Proetus,onu misafirliğin dokunulmazlığına girmeden
öldürsün diye ,şifreli bir mektupla kayınpederi Likya
kralı İobates’e gönderdi. Mektupta “Bu mektubu getireni
bu dünyadan kopar. O ki karıma yani senin kızına tecavüz
etmek istedi” yazılıydı. Uzaklardan gelen konuğunu
Xantos ırmağı kenarında karşılayan yaşlı kral İobates,
onu dokuz gün ağırladı ve onuncu gün damadının
gönderdiği mektubu görmek istedi. Durumu öğrenen İobates,
Bellerophontes’i kendisi öldürmek istemedi ama onu
Olympos bölgesine korku salan ve kimsenin başa
çıkamadığı , başı aslan, gövdesi keçi, kuyruğu yılan
olan ve durmadan ağzından alevler çıkaran Chimera adlı
canavarı öldürmekle görevlendirdi. Yaşlı kral
Chimera’nın Bellerophontes’i öldüreceğinden emindi.
Kahin Polydeus’a akıl danışan Bellerephontes, Zeka
tanrıçası Athena’nın tapınağına gitti ve ona yalvarırken
uyuya kaldı. Uykusunda Athena ona Zeus’un uçan atı
Pegasos’u ehlileştirebilecek sihirli bir altın gem
getirdi.Tanrıçanın kendisine getirdiği sihirli gemi alan
Bellerophontes, atlara binme sanatını öğreten tanrıya da
bir boğa kurban ederek Pegasos’u buldu. Gemi gören, o
güne kadar yıldırımların koşu atı olan Pegasos hemen
uysallaştı ve gemi kendi agzına alarak Glaukos’un
oğlunun ayrılmaz bir arkadaşı ve sadık dostu oldu. Bu
arada Chimera ,çevrede yaşayanları alevleri ile kasıp
kavuruyor ve adeta hayatlarından bezdiriyordu.
Bellerophontes hemen Pegasos’a atladı ve Chimera’ya
saldırdı. Bellerophontes’in saldırısı karşısında
Chimera’nın kükremesinden kayalar yerinden oynadı,deniz
bir şelale gibi aktı, çevrede bulunan bütün canlılar bu
korkunç kavganın dehşetinden, haykırıyorlar,
bayılıyorlar ve ölüyorlardı. En sonunda pegasos havadan
bir dalış yaprak Bellerophontes’in mızrağını Chimera’ya
saplamasını sağladı. Bu darbeyle canavar yerin yedi kat
dibine gömüldü ancak dilinden çıkan alevler zararsız bir
şekilde yeryüzüne kadar ulaşmaya devam etti. Daha
sonraları Bellerophontes’i Termessos’lu Solymler ve
Amazonlar üzerine gönderen İobates, ona kızının iftira
ettiğini öğrendi ve pişman oldu. Bir başka kızını ona
verip Bellerophontes’i Likya’nın yönetimine ortak etti.
Bir kahraman olarak ışıltılı ve debdebeli bir hayat
sürerken gurura kapılarak Tanrılar Dağı Olympos’a
yükselmek isteyen Bellerophontes,cezalandırıldı ve göğün
çok yükseklerinde Pegasos onu üstünden attı. Çok uzun
bir sürede yere düşen Bellerophontes topal ve zavallı
bir adam olarak öldü. Bellerophontes’in kızlarından
LAODAMEYA Tanrı Zeus’la birlikte oldu ve bu
birliktelikten birbaşka Likya kralı, birbaşka Likya
Efsanesi SARPEDON doğdu. Yerli Anadolu uygarlıklarının
dışardan gelen saldırılara karşı savunucularından olan
Sarpedon, ülkesinden uzaklarda Troya savaşında Troya’yı
savunurken öldü.
|